Geleneğin güçlü kadınları

Bejan Matur
10 Mart 2010

Mardin'e gidiyorum. Kızıl tarlalar ve ufukta sonsuz bir düzlük var. Köylerden geçiyoruz. Urfa'nın, Sırrın'ın kızıl toprağından. Kadife giyen kadınlar çıkıyor yolumuza. Mor eşarplarını bir bahar gibi taşıyorlar. Dövmeleri zamansız bir zamanın izi. Ve kemerler eksi gücün göstergesi.

Kimi tütün sarıyor. Kimi giydiği aba ile görkemi yansıtıyor. Hiç telaş yok, sakin her şey.

Kadınlar Günü dolayısıyla Urfa Baro-su'nda ve Mardin Artuklu Üniversitesi'nde bir konuşma yapmam istendiğinde 'ne konuşacağım' telaşına düşmedim hiç. Çünkü hangi sokağı dönseniz, karşınıza çıkan kadınlar ilham verir. Dışarıdan bakmakla çok da anlaşılmayan o doğal bir dildir.

Konuşmama 'Kültürü kadınlar taşır' diyerek başladım. Erkeklerle kıyaslandığında kültürü kadın muhafaza eder. Merkez otorite ile olan bağı erkeği, bir tür terbiyeden geçirirken, kadın korunaklı bir alanda kültürü muhafaza eder. Askerlik, o terbiyenin en acımasız işlediği yerdir.

Kadının ev, yuva ve soyla ilişkisi hep bir ilk yere işaret eder. Kadın sanatında, kök referansına daha fazla rastlanması bundan. Kadın başlangıcı, doğulan yeri, yaratıcı faaliyetinin merkezine koyar.

O halde şu soru sorulmalı; bir kadın doğası var mıdır? Çünkü eğer bir kadın doğası varsa, bundan söz edebiliyorsak, kadın yazısı da var demektir. Japonya'dan Bolivya'ya kadın şairler antolojilerine baktığınızda gördüğünüz ortak temalar; soy, ev, yuva, doğum, büyütme, emzirmedir.

Ayrıca kadının beden algısı, sanatında belirleyicidir. Kadın sanatçılar, kimlik sorununu, aşk acısını ancak beden dolayımından geçirerek anlamlandırabiliyor çoğunlukla. Sadece yazıda değil, diğer sanatlarda da, beden daha temel bir referans olabiliyor kadın için. Tabii bunu özcü bir anlamda ifade etmiyorum. Çünkü kadın duyarlılığının çok uzağında eserler üreten kadın sanatçılar da az değil.

Sonra geleneğin baskısından konuştuk. Dışarıdan bakılınca geleneğin baskısı altında varlığı sorunlu bir özne olarak tarif edilen Doğulu kadının aslında ezik değil, ezilmiş olduğu görüşünü tartıştık dinleyicilerle.

Baskıyı yaratan mekanizmaları azaltmak veya yok etmek konusunda çağdaş Cumhuriyet'in nasıl bir çaba içinde olduğunu sorguladık hep beraber. Mühendislik yöntemlerle toplumu ayrıştırıp, içinden seçtiği bazı unsurları, laboratuvar ortamında iyileşmeye bırakan pozitivist yaklaşımın kalıcı çareyi üretemediği biliniyor.

O halde sorgulamaya, merkez otoritenin geleneksel feodal yapı ile ilişkisinden başlamak gerekiyor.

Aşiret yapısından kaynaklanan geleneksel doku kadını bastırılmış bir özneye dönüştürüyorsa, her şeyden önce aşiret yapısına müdahale gerekmez mi? Bu yapıyı temelden çözecek müdahaleler, mesela toprak reformu gibi müdahalelere neden Cumhuriyet tarihi boyunca cesaret edilemedi? Her konuda zoru bir yöntem olarak benimseyen devlet, söz konusu toprak olunca neden sessiz kalmayı tercih etti?

Aşiret yapısına sorunlu alanlarına ilişmeyerek kendi sistemini devam ettiren merkez otorite, bir yandan modern görünürken, feodal olanı muhafaza ederek çifte standart geliştirdi.

Açığı kapatmaya yönelik yama projeler, bu nedenle kalıcı çözüm getirmiyor. Milyonlarca yoksul kız çocuğu eğitim imkânından mahrumken, sadece seçilmiş kız çocuklarının eğitilmesi evet bir gayrettir ama çözüm getirmez. Çünkü soruna topyekün yaklaşmayan müdahaleler rehabilitasyonu sağlayamıyor. Öncelikle kadın konusunu mühendislik alanından çıkarmak gerekiyor. Kültürü taşıyan kadınsa, kadının aktaracağı kodları doğru seçmek, doğru oluşturmak ancak böyle mümkün olur.

Bizim modernleşme maceramızın adı 'Batılılaşma' olduğu için belki de, başından itibaren Batı'ya benzeyerek kendimizi konumlandırmaya çalıştık. Halbuki faklı modernlikler mümkündü. Modernliğin tek biçimi olmak zorunda değil. Bütün o geleneğin ağırlığına rağmen gücünü koruyan ve her biri birer İştar olan kadınlara baktıkça bu düşünceye olan inancım daha da artıyor.

Bu toprakların yapısında olan anaerkil gücü, toplumun kullanmayışı büyük bir eksiklik. Çünkü kadınların 'kadın doğalarına' kulak veren bir toplum ancak barışı inşa eder.