AKP Kürtleri değil, Türkiye'yi oyalıyor
Mustafa Karasu
13 Mart 2010
Türkiye'de politikada etkisi olan parti ve çevrelerin tümü günlük politika yürütüyor. Politika kendi çevresine çıkar sağlamak olarak algılanırsa olacağı budur. Bu nedenle Türkiye'nin temel sorunlarından uzak durmak için demagoji genel geçer dil haline gelmiştir. Türkiye'nin en temel sorununun Kürt sorunu olduğunu kabul etmeyen yoktur. Ama hiçbir siyasi güç ve sorumluluk duyması gereken çevre bu soruna ciddi yaklaşmaz. İletişimin demagoji ve gündem saptırmaya imkan verdiği bir zamanda ciddiyetsizlik bir tarz haline getirilmiştir. En ciddi sorun en ciddiyetsiz yaklaşıma konu olur. Böylece siyasetçi de sorunlar da bir yozlaşma yaşar. Sanal gündem ve demagojilerle bu yozlaşmanın üstü örtülür. Türkiye'de siyasetin içinde bulunduğu durum budur. Bu duruma en fazla yol açan da AKP'dir. Diğerleri teşhir olduğundan böyle bir demagoji ve yozlaşmayı artık yapacak durumları yoktur.
AKP'nin bu gerçeğini görmeyenler ne doğru bir siyasi değerlendirme yapabilir ne de alternatif bir siyaset üretebilirler. AKP kendi çıkarları ve ömrünü uzatmak için her şeyi saptırıyor, bozuyor ve yozlaştırıyor. Çözümünü dayatmış her sorun AKP'nin elinde yozlaşıyor, tıkanıklık yaşıyor. Demokrasi sorunu da, Kürt sorunu da, anayasanın değiştirilmesi sorunları da böyle bir akıbete uğruyor.
Onlarca yılın demokrasi mücadelesi bir partinin kendi varlığını sürdürmesi doğrultusunda yozlaştırması, kadükleştirmesi için verilmemiştir. Kürt sorununun çözülmesi için ağır bedeller verilerek yürütülen mücadele, AKP'nin Kürtlerin sırtından siyaset yapması ve Kürtlerin yeni bir çözümsüzlük moduna sokulması için verilmemiştir. 12 Eylül rejimine ve onun anayasasına karşı verilen mücadele ve yeni bir anayasa ihtiyacının ortaya çıkarılması, birkaç sınırlı değişiklikle AKP'nin biraz daha oy alması ve yeni bir anayasa yapılması konusunun gündemden düşürülmesi için yapılmamıştır. Kimi liberaller ve AKP'ye pembe gözlükle bakanlar bu gerçeğe bilinçli ya da bilinçsiz gözlerini kapıyorlardır.
AKP ne demokratikleşme yapıyor ne Kürt sorununu çözüyor ne de demokratik bir anayasa hedefliyor. Tüm bunlar sadece iktidarını yürütmesi için kullanılması gereken en iyi argümanlardır.
Türkiye'de demokrasi mücadelesi az verilmedi. Kürtler bu sorununun çözümü için az bedel ödemedi. Böyle bir mücadelenin verildiği bir ülkede eski söylem ve argümanlarla 21. yüzyılda politika yapılmayacağı açıktır. Bu nedenle Türkiye'nin demokratikleşmesinin ve Kürt sorununun demokratik çözümünün kendini dayatması konusunda en az payı olan AKP'dir. AKP, solun ve demokrasi güçlerinin alternatif olamadığı ortamda çakal gibi ortamdan yararlanan bir siyasi güç olarak ortaya çıkmıştır.
Sol ve demokrasi güçlerinin bu etkisizliğinin nedeni ise 12 Eylül rejiminin göz açtırmamasıdır. Ya da klasik iktidar bloklarının esas olarak da solun ve demokrasi güçlerinin üzerinden silindir gibi geçmesidir. Bu ortamda bir kısmını da sistemin kontrolü altına almasıdır.
Bu klasik iktidar blokları 2002 sonbaharında Türkiye'nin demokratikleşmesi için mücadele yürüten ve bedel ödeyen sol ve demokrasi güçlerinin SHP çatısı altında daha geniş bir demokrasi ittifakının oluşmasını önleyerek AKP hükümetinin önünü açmışlardır.
Radikal demokrasi güçlerinin daha kapsamlı bir ittifak olmasını engelledikler gibi, daha geniş yelpazede bir sosyal demokrat hareketin oluşmasını da engellemişlerdir. İsmail Cem'in başını çektiği oluşumu tam olumlu bir rüzgar yakaladığı anda Kemal Derviş'i CHP'ye iterek ve daha önce oluşum içinde yer alan bazılarını da karşıt hale getirerek nasıl bitirdikleri hatırdadır.
O sırada ABD ve devletin derinlikleri açısından AKP'nin iktidara getirilmesi gerekiyordu. Klasik iktidar blokları AKP üzerinden alacakları ABD desteğiyle savaşın durdurulduğu ortamda ekonomik, sosyal ve kültürel rehabilitasyonla Kürt Özgürlük Hareketini tümden bitireceklerini düşünüyorlardı. Özcesi bir demokrasi mücadelesi verdiklerinden ve halk içinde böyle bir itibara sahip olduklarından hükümet olmadılar.
Siyasal ya da karşıt İslam olarak tanımlanan bu güçlerin nasıl hükümet olduğu incelenmeye değer bir konudur. İlk önceleri soğuk savaş gereği sola, 1990'lar sonrası ise Kürt halkının Özgürlük Hareketine kaymaması ve PKK'nin gelişmesini engellemek için nasıl kullanıldığı ve devlet hoşgörüsü altında nasıl geliştikleri kapsamlıca ortaya konulabilir. MİT arşivleri ve kozmik odalar bunların devletin esas tehlike olarak gördüklerine karşı nasıl kullanıldığının belgeleriyle doludur. Bugün Ergenekon denenlerle ilgili çıkarılan belgeler bir gün bunlar için de çıkarılır. Ya da dünün kirli savaşını verenler bir gün bu itirafı yaparlar.
Devletin siyasal İslam'ı sınırladığı, güç olmasını engellediği bir tarih yanında, yazılmayan böyle başka bir tarih de vardır. Bu ikisi birlikte ele alındığında çok çarpıcı ve paradoks gibi görünen bir durumun ortaya çıkacağı açıktır.
Siyasal İslam'ın kullanılması öyle Aczimendi ya da Ali Kalkancı gibi doğrudan yönlendirilenlerle sınırlı değildir. Bunun dışında devlet politikası gereği kimi zamanlarda önü açılan ve çeşitli güçlere karşı kullanılan gerçekliklerini de görmek gerekir. Bu görülmeden dün sola, 1990'lı yıllarda da Kürt Özgürlük Hareketine karşı yürütülen kirli savaşın önemli bir bölümü aydınlatılamaz.
Kuşkusuz siyasal İslam Türkiye Cumhuriyeti tarafından dışlanmıştır. Bu nedenle inançlı insanlar üzerine baskılar uygulanmıştır. Bunu reddetmek mümkün değildir. Bu nedenle devletin politikalarına belirli yönleriyle karşı çıkmaları sadece bir söylem değildir. Ancak Osmanlı zihniyetini milliyetçilik tostuyla bulamaç yaparak Kürtleri bu zihniyetin şekillendirdiği politikalarla egemenlik altında tutmayı hedefleyenler daha baştan demokratik karakterden yoksun, kendisi önündeki engellerin kaldırılmasını isteyen bir siyasi hareket olmuşlardır. Demokrasi söylemini kullanmaları sadece güçlü demokratik birikimi ve bu yönlü toplumsal eğilimi arkasına alarak kendilerini devletin yeni sahibi yapmak içindir. Buna hizmet ettiği kadar demokratik söylem kullanılmaktadır. Ama hedefine ulaşmada işine yaramadığı noktada antidemokratik yüzünü açıkça ortaya sermektedir. 8 yıllık hükümet pratiği tam da böyledir.
AKP'nin gerçek anlamda demokratik hiçbir adım atma karakteri yoktur. Bugün TMK'da çocukların ağır ceza almasına neden olan yasayı AKP çıkarmıştır. 2006 Mart'ında kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yaparız demiş, bu konuşmasının arkasından ondan fazla çocuk öldürülmüştür. Kısa süre sonra da serhıldanlara katılmasınlar diye çocuklara ağır ceza veren yasayı çıkarmıştır.
Kamuoyundan tepkiler gelince ve altından kalkamayacağı kadar çocuklar zindana doldurulunca bu yasada bazı değişiklikler yapacağını söylemiştir. Ancak Kürt Halk Önderinin kör kuyuya atılması, DTP'nin kapatılması ve siyasi soykırım saldırılarına karşı gerçekleşen serhıldanlar sonrası bu değişikliği askıya almıştır. Böylece bu değişikliği Kürtler için serhıldan ayları olan bahardan sonraya bırakmıştır. Ertelemeyi çocuklar serhıldanlara katılmasın diye yapmıştır. Böyle bir zihniyet demokratikleşme yapabilir mi?
Bu yasa ertelendikten sonra kamuoyu daha fazla oluştu. Bu çocuklar AKP'nin en fazla teşhir olmasını sağlayan bir konu oldular. Bu çocuklar ağır cezalar alırken ağzıyla kuş tutsa artık demokrasi ve açılım demagojisini yutturamayacaktı. Bu nedenle değişiklikler ancak bahar ayı sonrası olacağından bu konuyu bugünlerde yine gündeme koyma ihtiyacını duydu. Şimdi bunu yapıyor diye AKP'ye pozitif bir değer atfetmek demokrasiye de demokratlara da hakarettir.
İlk önce yasa çıkar, binlerce çocuğu içeri at; sonra da cezalarda indirim yapmayı bir açılımmış gibi topluma sun! Eşeğini kaybettirip sonra da buldurarak sevindirme buna denir. Kaldı ki sadece cezalar hafifleyecek; bu çocukların yargılanacağı mahkemeler değişecek.
Bu çocukları taş atmaya sevk eden nedenler ortadan kaldırılmadığı müddetçe TMK yasasındaki bu çok kısmi değişikliği bir açılım ve demokratikleşme gibi sunmak, Kürtlerle ve demokratlarla alay etmektir.
Çocuklara bu kadar ceza verdiren zihniyetin değiştirilmesi gerekir. Söz konusu değişiklikle bu zihniyet ortadan kalkmayacaktır. Aksine bir dönem daha kendini gizlemek için bunu yapmaktadır. Bu zihniyet Kürt halkına yaklaşımı ifade ediyor. Çocuklarla ilgili yasa maddesindeki cüzi yumuşama Kürt halkına bakışın değişmesi anlamına gelmeyecektir.
Her şeyden önce bu yasa tümden değişmelidir. TMK yasası olduğu müddetçe o ülkenin siyasi yapısı faşist kalmaya devam edecektir. Özü ve uygulanışı faşist olan böyle bir yasayla hiçbir ülke demokratikleşemez. Zaten bu yasa %95 Kürtlere uygulanıyor. Kürtlerin demokrasi ve özgürlük mücadelesi bu yasa ile terörize ediliyor. Bu yasa ile esas olarak da devlet terör uygulayan güç olma konumunu sürdürüyor.
Türkiye'nin temel sorunu Kürt sorunudur. Ama Kürt sorununa bakışın ne kadar sakat olduğu çocuklarla ilgili yasada öngörülen kimi yumuşatmalarla da bir daha gösterilmiştir. TMK'daki bu sınırlı değişiklik AKP'nin olumlu yanını değil, olumsuz karakterde olduğunu kanıtlıyor. Bir çözüm politikası olmadığını, esas olarak da tasfiye politikası sürecinde bu politikasına hizmet etmeyen yanları başka tedbirler ve yöntemlerle ikame eden bir hükümet olduğunu böylece bir daha göstermiş oluyor.
Dikkat edilirse Kürt sorununun tartışıldığı süreçlerde bile esas muhataplar hiç dikkate alınmıyor. On yıllardır Kürt sorununun çözümü için mücadele eden güç bırakalım dikkate alınmayı, tasfiye edilmek isteniyor. İç ve dış tüm politikalar tasfiye üzerine kuruludur. Bu bir halüsinasyon ya da uydurulan bir şey değildir. Evham hiç değildir. Türkiye'de tek bir gerçek varsa o da izlenen tasfiye politikasıdır. Herkes kendini kandırabilir, ama Kürtler kendini kandıramaz. Kürt Özgürlük Hareketinin kendisini kandırmayacağını ise herkes bilmeli ve ona göre hesabını yapmalıdır.
Türkiye'de demokratikleşmenin ölçüsü Kürt sorunudur. AKP, daha doğrusu devlet şimdi demokratikleşmeden kaçmanın yolunu bulmuştur. Kürt sorunundan söz edenlere 'bu sorunun çözümünden söz edenler etnik söylemi bırakmaları lazım; etnik söylemle bu işler olmaz' suçlamasında bulunuyor. İşte Kürtsüz demokrasi zihniyeti! Ah şu okullar olmasaydı biz maarifi ne de iyi yürütürdük diyen bir Milli Eğitim Bakanı gibi, AKP de ah şu Kürt sorunu olmasaydı ne de güzel demokrasimiz olurdu demektedir.
Son zamanlarda AKP'nin bazı danışmanları BDP'ye bu yönlü akıl vermeye ve yönlendirmeye çalışıyorlar. Bu baylara şunu söyleyelim: sizin aklınız size yetse iyidir. Kürtlerin kendileriyle ilgili sorundaki deneyimleri ufkunuzun alamayacağı kadar geniştir. Bu nedenle ukalalığı bırakın, Kürt sorununun çözümünü geciktiren tezler yerine, gerçek anlamda Kürt sorununun demokratik çözümünü ve Türkiye'nin demokratikleşmesini sağlayacak projeler üzerine yoğunlaşın. Şu anda yaptığınız, Kürt sorununu yüzyıldır çözümsüz bırakan zihniyetin bir türevidir.
Demokratikleşme olacaksa ve Türkiye'ye demokrasi gelecekse, Kürt sorununun adı konacak ve bu sorun adıyla çözülecektir. Aman Kürtlerden söz etmeyin, Kürdistan demeyin, batıyı da dikkate alın demek, ben sorunu çözmeyeceğim, demektir. Bu yaklaşımın öncekinden farkı nedir?
Tek farkı, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin eski politika ve söylemleri iflas ettirmesi, devleti ve siyasi partileri yeni bir söylem ve politikaya zorlamasıdır. Zihniyet ve amaç değişmemişken söylemleri yumuşatmayla, bazı argümanlarla politik meşruiyet tazeleme çabasıyla hiç kimse Türkiye'de yeni olduğunu iddia edemez. Bugün yenilik olarak sunulan, eskinin iflası sonucu zihniyet ve amaç değiştirmeden yeni bir politikanın inşa edilmeye çalışılmasıdır.
Ben bazı Kürtlere hala şaşırıyorum. AKP bu kadar bilmem ne yapacak, ama hala onun gerçek yüzü görülmeyecek ve kendini kandıracaklar! Buna anlam vermekte güçlük çekiyorum.
Bir eşek hikayesi var. Özü şöyle: kurt görülünce eşeği uyarmışlar. Bakmış; yok, bu kurt değil demiş. Kurt biraz daha yaklaştıkça bu kurt değil gözlerim yanılıyor, demiş. Artık bu kurttur demeye yeltenirken canını vermiş.
AKP'nin yaptığı tutuklamalar konusunda daha başka türlü kendini kandıranlar var. Bunlara değinmek bile istemiyorum. Buna artık kandırılma denilemez. Bu kadar saf dilliğe de 'pes doğrusu!' denilir.
Kemal Kılıçtaroğlu 'af'tan söz etti; Bülent Arınç gerçek yüzünü gösterdi. Bu defa da AKP, neredeyse CHP Apo'ya af çıkarmak istiyor demeye başladı. Bununla milliyetçi çevreleri etkilemeye çalıştı. CHP ise AKP kullanır diye derhal aftan söz etmenin yanlış olduğunu söyleyip Kılıçtaroğlu'nun sözlerini mahkum etti. Türkiye'de politikanın günlük yapıldığına en iyi örnek budur. Milliyetçilik, halkın milliyetçilik duygularının bir politik mücadele aracı olarak kullanıldığı bir yerde sorunları çözmek mümkün değildir. Hele hele Kürt sorunu gibi etnik ve ulusal sorunlar hiç çözülemez. Türkiye hala ayağındaki bu milliyetçilik prangasıyla yürüyor.
Biz Türkiye'nin ayağındaki pranganın Kürt sorunu olduğunu söylüyorduk. Ancak bu pranganın kırılmamasının nedeni ise milliyetçiliğin hala politik bir araç olarak kullanılmasıdır.
AKP'nin Kürt sorununda bir açılımı olsaydı Kılıçdaroğlu'na 'sen doğru söyledin' derdi. 'Bunu batıda da söyleyin, Baykal da söylesin' gibi provokatif çağrılarda bulunmazlardı. İşte Türkiye'nin siyasi partiler gerçeği, al birini vur ötekine!
Ziya Halis'in liderliğini yapacağı yeni bir parti kurulmuş. Hayırlı olsun diyoruz. Bu tür partiler ve demokratik çevreler eğer bir demokratik çatı altında toplanırlarsa alternatif olurlar. Yoksa bizim partimiz tek başına tüm demokratik güçleri toparlayacak ve demokratikleşmeyi sağlatacak güç olacaktır denilirse yanılırlar.
Yeni kurulan partinin profili kuşkusuz demokrasi hareketinin önemli bir bileşen haline gelebileceğini gösteriyor. Eğer dar yaklaşılmaz, demokrasi güçlerinin bir kısmını toparlar ve BDP başta olmak üzere diğer demokrasi güçleriyle birlikte hareket edebilirlerse alternatif bir güç yaratabilirler.






