Dinç Bilgin'e içinde Hrant adı geçen bir küçük hatırlatma
Kürşat Bumin
14 Mart 2010
Dünkü yazımın başlığının soru cümlesine çevrilmiş hali şu idi:
"Dinç Bilgin medyaya dönüyor mu?"
Bu soruya dünkü yazıda verdiğim cevabı da hatırlatayım: Sanki...
Dinç Bilgin'in Neşe Düzel'e (Taraf) yaptığı açıklamalar içinde, Başbakan'a yönelik epeyce bir yer tutan övgülerini de aktarmıştım. Başbakan'a yönelik bu son derece mültefit tavır ve Taraf gazetesine (muhabirine kadar) yönelik "güzellemeler"in yanına Bilgin'in sergilediği o müthiş dönüşümü de eklediğiniz zaman, yukarıdaki cevabımın ("Sanki...".) hafif kaçtığı bile söylenebilirdi.
Star'dan Ergun Babahan'ın konuya ilişkin yazısının son cümlesini ("TMSF'nin artık bu insana hakkını teslim etmesi gerekir") aktarmam da bu "Sanki..." çerçevesinde idi.
Star yazarlarından Ahmet Kekeç arkadaşımızın malum "dönüşüm"ü değerlendiren şu sözlerini de dikkatle –ve biraz da hayretle- okudum:
"Dinç Bey, üstelik, okuyan, izleyen, zihnini diri tutmaya çalışan, siyasi kavrayışı yüksek ve mutlaka istifade edilmesi gerekli bir gazeteci. Belki de türünün son örneği."
Dinç Bilgin'den "mutlaka" nasıl "istifade edilebileceği" sorusunun cevabını da siz verin!..
Neyse, bu konular ve "sezgiler" dünkü yazının konusuydu. Şimdi gelelim "Çok samimi söyleyeyim. Yeni Asır'da da, Sabah'ta da, nasıl yazması lazım geldiğine dair hiç kimseye bir müdahalede, bir tarifte bulunmadım. Yazdıklarını ertesi sabah okurdum. Bu da benim babamdan gördüğüm şeydi. Yazara karışılmaması lazım. Adam tarifle yazı yazamaz" diyen Dinç Bilgin'e hatırlatmam gerektiğini düşündüğüm bir olaya.
Ama önce, Dinç Bilgin'in "Bir medya patronu yazarı hangi şartlarda değiştirir?" sorusuna verdiği şu cevabı da okuyalım: "Okunmuyorsa, onunla kişisel bir problemi varsa... Bir de medya patronu kendisini çok güçlü hissediyorsa..."
Hani oldu olacak, Bilgin'in şu sözlerinin de altını çizelim: "Dolayısıyla ben siyasetçilerden çekinmezdim..."
Bilgin'e hatırlatmak istediğim olay 2000 yılında cereyan etti.
Yeni binyıla girdiğimiz bu dönemde Dinç Bilgin de Yeni Binyıl adlı yeni bir gazete daha çıkardı. Gazeteye yazar olarak davet edilenler arasında ben de vardım. Yeni Şafak okurlarına "laik medyaya gidiyorum!" diyerek veda ettim. Aradan birkaç ay geçtikten sonra –ne oldu ise- gazete bana "Güle güle, yolunuz açık olsun" dedi. Gazetenin genel yayın yönetmeni Ergun Babahan'dı. Ağustos ayında gazeteden "ihraç " edilen –köşe yazarı olarak- sadece ben değildim. Hrant Dink ve Alev Er'e de "Güle güle.." denmişti. Bu gelişmenin canımı çok sıktığını söylememe gerek yok herhalde; bir gazetenin bildiği-tanıdığı birilerini ısrarla çağırıp birkaç ay sonra ortada hiçbir sebep yokken onlara yol vermesi kabul edilebilir bir tutum değildi.
O dönem Alper Görmüş ve Ümit Kıvanç ile "Medyakronik" ile uğraştığımızdan, konu bu sitenin sayfalarına da yansımıştı. O günlerde bu "ihraç" kararını nasıl değerlendirdiğimi, konuya ilişkin yayımladığımız bir yazıyı sitenin arşivinden bulunca daha iyi hatırladım.
O yazıda da –taze taze- belirttiğim gibi, gazetenin genel yayın yönetmeni Ergun Babahan, bizim (ben, Alev Er ve Hrant Dink) yazılarımıza son verilmesini "Patronun farklı bir içerikte gazeteye yönelmesi" (!) gerekçesiyle açıklamıştı. Babahan, "Gazetenin sahibinin mevcut yazarlar içinden sadece ikisini istediğini" de belirtmişti.
Tahmin ettiğiniz gibi bu gerekçelerin uydurma olduğu hemen anlaşıldı. Ne Yeni Binyıl "farklı içerikte" bir gazete oldu, ne de gazetede sadece "iki kişi" kaldı...
O karşılaşmamızda Bababan'a bu "tensikat"ın beni ilgilendiren sebepleri arasında o dönem cumhurbaşkanı olan Sezer'den dönen "kararnameler"e ilişkin yazılarımın neden olup olmadığını sorduğumu da yazmışım. Cevap tabii ki "Ne münasebet!" şeklinde olmuş. Peki ya hükümete (özellikle de hükümetin o dönem "kuvvetli" olan üyesine) ilişkin eleştirilerim? Cevap yine "Ne münasebet!" şeklindeydi.
Oysa besbelliydi ki, işin beni ilgilendiren faslında, "patron" yazılarımdan hoşlanmamıştı.
Bir kere daha tahmin ettiğiniz gibi, ne benim, ne de Alevi Er ve Hrant Dink'in yazıları "okunmadıkları" için yerlerinden edilmemişti. Herkes ne kadar okunuyorsa biz de o kadar –herhalde yani- okunuyorduk.
Yazdıklarımdan Babahan'a kırgın olduğum sanılmasın. Babahan da tabii ki, o gün de düşündüğüm gibi, "patron"un talimatlarına hayır diyemeyen genel yayın yönetmenlerinden birisiydi..
Bakın nereden nereye geldik...
Demek ki "doğuştan gazeteci" ve "liberal ve demokrat genlerle" donatılmış Dinç Bilgin, Hrant Dink'in kaleme aldığı kendine has yazıların gazetesinde (hem de bir yenibinyıl gazetesinde) yer almasından haz etmediği için yazarın işine son vermiş...
Benim yazacaklarım bundan ibaret.
Ama siz yine de, Dinç Bilgin'i, kendisinden "mutlaka istifade edilmesi gereken" bir kişi olarak düşünmeye devam edebilirsiniz...






